

Bu cümle, birçok insanın içinden “ah be” diye geçirdiği, ama yüksek sesle dile getirmekten çekindiği o acı tecrübeyi özetliyor.
Hayatımızda öyle insanlar olur ki, onları sevdiğimiz için, onlara inandığımız için elimizden geleni yaparız. Daha iyi bir yaşama, daha sağlıklı alışkanlıklara, daha derin bir farkındalığa, daha temiz bir enerjiye çekmek isteriz. Sabahları erken kalksın, kitap okusun, spor yapsın, kendini geliştirsin, zehirli ilişkilerden, boş vakitlerden, değersiz insanlardan uzak dursun diye uğraşırız. Çünkü biz o insanda potansiyel görürüz. Çünkü biz onu gerçekten severiz.
Ama bir süre sonra fark ederiz ki, o kişi bizimle aynı yöne yürümek istemiyor. Hatta tam tersi: Biz yukarı çıkmaya çalıştıkça o, ayaklarımızdan aşağı çekiyor. Biz “hadi gidelim” dedikçe o “nereye ya, burada iyiyiz” diyor. Biz “bu alışkanlık seni öldürüyor” dedikçe o “sen de fazla abartıyorsun” diye kestirip atıyor. Biz sınır koydukça, o sınırlarımızı zorluyor. Biz kendimizi korumaya çalıştıkça, o “sen değişmişsin” diye suçluyor.
En acısı da şu: Sen o insanı kurtarmaya çalışırken, aslında kendi hayatını yavaş yavaş batırıyorsun. Enerjin tükeniyor, umudun eriyor, sabrın taş oluyor. Bir gün aynaya baktığında kendi gözlerindeki ışığın azaldığını görüyorsun. Oysa sen onu aydınlatmaya çalışıyordun.
Bu durumun adı “zehirli bağ” değil sadece; aynı zamanda “kurtarıcı sendromu”nun en tehlikeli hali. Çünkü kurtarmaya çalıştığın kişi, aslında kurtarılmak istemiyor. O, kendi konfor alanında, kendi karanlığında, kendi bahanelerinde yaşamayı tercih ediyor. Senin çabaların ona baskı gibi geliyor. Senin gelişimin, onun kalmak istediği yerde kalmayı daha da görünür kılıyor. Bu yüzden seni aşağı çekmek, onun için bir savunma mekanizması haline geliyor.
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz: Kimseyi kurtaramayız. İstemedikçe kimse değişmez. En fazla ilham verebiliriz, örnek olabiliriz, kapıyı gösterebiliriz. Ama o kapıdan geçmek ona kalmış. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş, bir insanı elinden tutup kaliteli bir hayata sürükleyemezsin. Çünkü o kişi kendi ayaklarıyla yürümek istemiyorsa, sen sadece kendini yorarsın.
İkinci gerçek: Kendini korumak, bencillik değil; hayatta kalmaktır. Bir ilişkinin (arkadaşlık, aşk, aile) seni sürekli aşağı çektiğini fark ettiğinde, orada “sabır” diye bir şey kalmaz. Orada “sınır” diye bir şey başlar. “Ben seninle bu tempoda düşemem” deme cesareti göstermelisin. Çünkü senin hayatın da değerli. Senin enerjin de sınırlı. Senin zamanın da geri gelmiyor.
Bazen en büyük sevgi, bırakmaktır. Bırakmak, “seni önemsemiyorum” demek değildir. Tam tersine, “kendimi o kadar önemsiyorum ki, senin beni batırmana izin veremem” demektir. Bırakmak, o kişiye de en büyük hediyedir aslında; çünkü ancak o zaman kendi seçimlerinin sonuçlarıyla yüzleşir. Kendi dibe vuruşunun sorumluluğunu alır. Belki o zaman gerçekten değişmek ister. Belki de istemez. O, onun yolculuğu.
Senin yolculuğun ise yukarı doğru olmalı.
Etrafında seni aşağı çeken insanlar varken kaliteli bir hayat inşa edemezsin. Enerjini emen, umudunu kıran, her ilerleyişinde “yok ya, o kadar da değil” diyen insanlarla aynı masada oturamazsın. Bazen en kaliteli karar, o masadan kalkmaktır. Sessizce. Dram yaratmadan. Suçlamadan. Sadece “ben yoluma devam ediyorum” diyerek.
Sen bir kurtarıcı değilsin. Sen bir yolcusun. Ve bu yolda yanına alacakların, seni yavaşlatmamalı; hızlandırmalı. Seni aşağı çekmemeli; birlikte yukarı taşımalı.
Eğer biri seni sürekli dibe çekiyorsa, belki de o kişi senin hayatında “ders” olarak vardır. “Bazı insanları kurtaramazsın, sadece kendinden korumalısın” dersi.
Ve en zoru da şu: Bazen en çok sevdiğin kişi, seni en çok yoran kişi olabilir. O zaman vereceğin karar, karakterini tanımlar.
Kaliteli bir hayat, kaliteli seçimlerle başlar.
Ve en kaliteli seçimlerden biri, kendini sevmektir.
Seni aşağı çeken hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi yanında tutma.