

Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda, darbeler ve darbe girişimleri maalesef kronik bir sorun haline gelmiş durumda. 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e, oradan da 28 Şubat’a uzanan o karanlık silsile, 15 Temmuz 2016’da son ve en dramatik halkasını oluşturdu. Ancak bu kez olanlar, toplumun zihninde derin bir muamma bıraktı. Bir taraf “gerçek bir darbe girişimiydi, kahraman halk ve devlet durdu” derken, diğer taraf “kontrollü bir senaryoydu, hükümet bilerek izin verdi” iddiasını dile getirdi. Arada kalan gerçeklik ise, çoğu insanın gözünden kaçan kritik detaylarda gizli.
Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını hatırlayalım. Yıllarca “asker içinde darbe hazırlığı var” denilerek geniş çaplı tutuklamalar yapıldı, subaylar uzun süre hapiste kaldı. Ne var ki süreç sonunda delil yetersizliğinden neredeyse herkes beraat etti. Yargı, isnatlarını ispat edememişti. Bu iki büyük operasyonun ardından “bir daha darbe teşebbüsü olur mu?” sorusu, kamuoyunda ciddi bir inandırıcılık sorunu doğurdu. İşte tam bu noktada hükümetin yaklaşımı değişti. Aynı hataya düşmedi.
Bilinen o ki, 15 Temmuz’da darbe yapılacağı istihbaratı vardı. Fakat bu sefer klasik “önleyici operasyon” yöntemi tercih edilmedi. Darbenin belirli bir noktaya kadar ilerlemesine, hatta sokaklara yansımasına izin verildi. Böylece hem kamuoyu nezdinde “darbe tehdidi” somutlaşmış oldu, hem de daha önce beraat eden subaylar üzerinden oluşan şüphe bulutu dağıldı. İçirideki birçok subayın hükümet kanadına bilgi sızdırdığı, son anda karşı operasyonların başladığı da bilinen bir gerçek. Darbe gerçekti; tanklar yollara indi, silahlar çekildi, şehitler verildi. Ama aynı zamanda büyük ölçüde “bilinen ve önlemleri alınmış” bir darbe girişimiydi. Ava gidenler, sonunda kendileri avlanmıştı.
Bu tablo, Türkiye siyasetinin acı ironilerinden birini ortaya koyuyor. Darbeciler, kendilerini en güçlü zannederken, karşı tarafta çok daha hazırlıklı bir yapı buldular. Hükümet ise bu süreçte hem darbe tehlikesini bertaraf etmiş hem de uzun vadeli bir meşruiyet zemini kazanmıştı. Ancak bedeli ağır oldu: 250’den fazla şehit, binlerce yaralı ve ülke olarak yaşadığımız derin travma.
Eğer darbe başarılı olsaydı ne olurdu? Türkiye en az 30 yıl geriye giderdi. Kurumlar çöker, ekonomi darbe alır, uluslararası alanda yalnızlaşırdı. Dünya ise aynı dönemde 30 yıl ilerlerdi. Aradaki fark, yaklaşık 60 yıllık bir kayıp demekti. Bu yüzden 15 Temmuz’u sadece “kahramanlık destanı” diye kutlamak yetmez; aynı zamanda bir “muamma” olarak da sorgulamak gerekir. Gerçek darbe miydi? Evet. Kontrollü müydü? Birçok işaret bunu gösteriyor.
Türkiye gibi köklü bir devletin, darbelerle anılmaktan kurtulması şart. Asıl mesele, kurumların güçlendirilmesi, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi ve vesayetçi zihniyetlerin tamamen tasfiye edilmesidir. Aksi takdirde, “darbe muammaları” bitmez; sadece yöntemleri ve aktörleri değişir.
15 Temmuz, hem bir zafer hem de bir uyarıdır. Onu doğru okumak, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek en önemli sınavlardan biridir.