

Türkiye, son yıllarda savaşların, bölgesel krizlerin ve küresel güvenlik sorunlarının çözümünde diplomasi trafiğinin merkezindeki ülkelerden biri olmaya devam ediyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan Orta Doğu’daki gerilime kadar birçok kritik başlıkta arabuluculuk girişimlerine ev sahipliği yapan Ankara, bu kez de NATO Liderler Zirvesi ile uluslararası diplomasinin odak noktası oldu. Dünyanın en önemli karar alıcılarını aynı masa etrafında buluşturan zirve, yalnızca ittifakın geleceğine değil, Türkiye’nin yükselen jeostratejik konumuna ilişkin de önemli mesajlar verdi. Peki zirve NATO’nun güvenlik mimarisini nasıl değiştirecek? Türkiye bu yeni denklemde hangi rolü üstlenecek? Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Yönetim Bilimleri Bölüm Başkanı Doç. Dr. Cantürk Caner, Türkiye Gazetesi’ne değerlendirdi.
NATO Liderler Zirvesi’nin ardından ittifakın geleceği, Avrupa’nın savunma kapasitesi, ABD’nin yeni yaklaşımı ve Türkiye’nin yükselen stratejik rolü uluslararası kamuoyunda en çok tartışılan başlıklar arasında yer alıyor. Doç. Dr. Cantürk Caner, Ankara Zirvesi’nin yalnızca savunma politikalarını değil, NATO’nun yeni güvenlik mimarisini de şekillendirdiğini söyledi.
Caner’e göre zirvenin en önemli sonucu, NATO’nun Amerikan ağırlıklı yapıdan Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlendiği yeni bir iş bölümüne evrilmesi olurken, Türkiye ise Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan hatta vazgeçilmez bir merkez ülke konumuna yükseldi.

Doç. Dr. Cantürk Caner’in açıklamalarından öne çıkan satır başları şöyle:
-NATO Zirvesi’nin ardından Türkiye açısından en önemli kazanımlar neler oldu?
“Türkiye’nin elde ettiği kazanımları yalnızca F-35 ya da CAATSA başlıklarına indirgememek gerekir. Asıl kazanım, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik rolünün kurumsal olarak genişlemesidir.
Ankara Bildirisi’nde yeniden vurgulanan “360 derece savunma yaklaşımı“, güvenliğin yalnızca Rusya ve Doğu Avrupa ekseninde değil; Orta Doğu, İran, terörizm, deniz yolları, enerji güvenliği ve NATO’nun Güney Kanadı üzerinden de ele alınacağını gösteriyor. Türkiye uzun süredir ittifakın sadece Baltıklar ve Ukrayna merkezli bir güvenlik anlayışına sıkışmaması gerektiğini savunuyordu.
Bugün Ankara artık yalnızca NATO’nun güney kanadında asker bulunduran bir ülke değil; Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu, Körfez ve Avrupa güvenliğini birbirine bağlayan stratejik merkez konumunda. Savunma sanayisindeki gelişmeler, enerji koridorları, lojistik altyapısı ve diplomatik arabuluculuk kapasitesi Türkiye’nin ittifak içindeki pazarlık gücünü önemli ölçüde artırdı. F-35 ve CAATSA konusunda verilen olumlu siyasi mesajlar da bu daha büyük dönüşümün bir sonucu olarak görülmeli.”

-ABD ve Avrupa’nın Ukrayna stratejisi hangi noktalarda ayrışıyor?
“Taraflar arasında temel hedef konusunda değil; yöntemde, maliyet paylaşımında ve savaşın nasıl sonlandırılacağı konusunda farklılıklar bulunuyor.
Ankara Bildirisi, Rusya’yı Euro-Atlantik güvenliği açısından uzun vadeli tehdit olarak tanımladı. Aynı zamanda Ukrayna’ya 2026 yılı için 70 milyar avroluk destek taahhüdü verildi ve bu desteğin 2027’de de sürdürülmesi öngörüldü.
Ancak Avrupa özellikle doğu kanadında Rusya’nın askeri olarak caydırılmasını isterken, Trump yönetimi savaşın daha kısa sürede diplomatik yollarla sonlandırılmasına daha sıcak yaklaşıyor. Dolayısıyla hedef ortak olsa da izlenecek strateji konusunda önemli farklılıklar bulunuyor.”

– ABD Avrupa güvenliğindeki rolünü azaltırsa Avrupa kendi savunmasını sağlayabilir mi?
“Avrupa’nın ekonomik ve teknolojik kapasitesi bunu mümkün kılabilecek düzeyde. Sorun finansman değil.
Asıl eksiklikler savunma sanayisinin parçalı yapısı, ortak komuta sistemlerinin zayıflığı, stratejik hava taşımacılığı, havada yakıt ikmali, uydu istihbaratı, füze savunması ve nükleer caydırıcılık gibi kritik alanlarda ortaya çıkıyor.
Avrupa tank, mühimmat, topçu sistemleri ve insansız hava araçları üretebilir. Ancak ABD’nin küresel istihbarat ağı, stratejik hava gücü, uzun menzilli vuruş kabiliyeti ve nükleer şemsiyesini kısa vadede ikame etmesi mümkün görünmüyor.
Bu noktada Türkiye önemli bir tamamlayıcı güç olarak öne çıkıyor. Büyük ve operasyonel tecrübeye sahip ordusu, gelişen savunma sanayisi, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan coğrafi konumu ve diplomatik erişimi sayesinde NATO’nun yeni güvenlik mimarisinde kilit aktörlerden biri haline geliyor.”

– Zirvede sıkça dile getirilen “Güçlü NATO içinde güçlü Avrupa” yaklaşımını nasıl okumak gerekir?
“Bu söylem Avrupa’nın NATO’dan ayrılması anlamına gelmiyor.
Buradaki amaç, Avrupa’nın ittifak içinde daha fazla askeri kapasite üretmesi ve ABD’ye olan bağımlılığını azaltmasıdır.
Artık “stratejik özerklik”, bağımsız bir Avrupa ordusu kurmaktan çok, ABD’nin doğrudan dahil olmadığı krizlerde kendi imkanlarıyla hareket edebilme kapasitesi anlamına geliyor.
Ancak Avrupa savunmasının yalnızca Avrupa Birliği üyeleri üzerine inşa edilmesi Türkiye açısından ciddi bir sorun yaratabilir. Çünkü NATO’nun en büyük askeri güçlerinden biri olan Türkiye’nin dışlandığı bir savunma mimarisi hem askeri hem de jeopolitik açıdan eksik kalacaktır.
Ankara’nın savunduğu yaklaşım da bu nedenle nettir: Avrupa savunması AB merkezli değil, NATO merkezli ve kapsayıcı olmalıdır.”

– Trump’ın Ankara ziyareti sırasında Türkiye’ye verdiği mesajlar nasıl değerlendirilmelidir?
“Trump’ın Ankara’da verdiği mesajları üç düzeyde değerlendirmek gerekir. İlk olarak kişisel diplomasi boyutu öne çıkıyor. Ancak bunun ötesinde, ABD’nin Karadeniz’de Rusya’yı dengeleme, İran ve Orta Doğu güvenliği, NATO’nun Güney Kanadı’nı güçlendirme, Körfez ülkeleriyle iş birliğini geliştirme, Avrupa’nın savunma yükünü paylaşma ve savunma sanayisi üretimini artırma gibi stratejik ihtiyaçları bulunuyor. Trump’ın Türkiye’ye yönelik yaklaşımı da büyük ölçüde bu jeopolitik hesapların bir yansımasıdır.
Diğer yandan verilen mesajlar, iki ülke arasındaki sorunların çözümü için siyasi iradenin ortaya konduğunu da gösteriyor. Trump, Ankara’ya siyasi kapıyı açarken hukuki ve teknik şartların henüz tamamen çözülemediğinin de işaretini verdi.
Sonuç olarak Trump’ın Ankara mesajları, Türk-Amerikan ilişkilerinde siyasi normalleşme iradesini ortaya koyuyor. Ancak bunu yalnızca liderler arasındaki kişisel ilişkilere indirgememek gerekir. ABD’nin Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan hatta Türkiye’ye duyduğu stratejik ihtiyaç artmış durumda. Trump yaptırımlar konusunda oldukça açık mesajlar verirken, F-35 konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Bu da siyasi kapının açıldığını, ancak hukuki ve teknik engellerin henüz tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor.”

– Trump yönetimi ara seçimlere kadar Kongre’yi F-35 konusunda ikna edebilir mi?
“İkna edebilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, S-400 meselesinde somut bir çözüm formülü bulunmasına bağlı. Ara seçimlere kadar F-35 teslimatından ziyade, sürecin nasıl ilerleyeceğine ilişkin siyasi ve hukuki bir yol haritasının ortaya konulması daha gerçekçi görünüyor.”

– Türkiye’nin önündeki NDAA engeli aşılabilir mi?
“Burada hukuki gerçekliği net biçimde ortaya koymak gerekir. Trump, tek başına başkanlık kararnamesiyle NDAA engelini aşarak Türkiye’ye F-35 teslim edilmesini sağlayamaz. Çünkü 2020 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın (NDAA) 1245. maddesi, Savunma Bakanlığı kaynaklarının Türkiye’ye F-35, ilgili parça, teknik veri ve destek ekipmanı transferinde kullanılmasını yasaklıyor. Bu, başkanlık politikası değil, Kongre tarafından kabul edilmiş federal bir yasadır.
Öte yandan CAATSA ile NDAA’nın birbirine karıştırılmaması gerekiyor. CAATSA yaptırımları, Savunma Sanayii Başkanlığı ve bazı yetkililere yönelik ihracat lisansları, finansman ve çeşitli kısıtlamaları kapsıyor. Trump yönetimi bu yaptırımların kaldırılması veya hafifletilmesi konusunda yürütme yetkilerini kullanabilir. Ancak NDAA, F-35 transferini doğrudan yasaklayan ayrı bir düzenleme olduğu için CAATSA’nın kaldırılması, Türkiye’nin F-35 programına otomatik olarak dönebileceği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla CAATSA’nın kaldırılması gerekli olsa da F-35 süreci açısından tek başına yeterli değildir.
NDAA engelinin aşılabilmesi için birkaç farklı senaryo bulunuyor. Bunlar arasında S-400 sistemlerinin Türkiye’nin mülkiyetinden çıkarılması, Kongre’nin ilgili yasal düzenlemeyi değiştirmesi, ABD yönetiminin Kongre’ye gerekli güvenlik sertifikasyonunu sunması ya da NATO denetiminde üçüncü bir ülke veya ortak depolama formülünün hayata geçirilmesi öne çıkmakta.
Bana göre en gerçekçi senaryoda ise Türkiye, S-400 sistemlerini işletmeyeceğini ve Rus personelin bu sistemlere erişiminin tamamen sona erdiğini güvence altına alır. Ardından sistemlerin Türkiye dışındaki bir ülkeye taşınması ya da mülkiyetinin devredilmesi gündeme gelebilir. Bu sürecin ardından ABD yönetimi Kongre’ye gerekli güvenlik sertifikasyonunu sunabilir, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması için adım atılabilir ve Kongre’de Türkiye’ye yönelik yeni bir yasal düzenleme yapılabilir. Böyle bir durumda Türkiye’nin F-35 programına dönüşü de aşamalı olarak gerçekleşebilir.”

-Son olarak, Ankara Zirvesi’nin NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin ittifak içindeki konumu açısından nasıl bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorsunuz?
“Genel bir değerlendirme yapıldığında Ankara Zirvesi, NATO’nun sona erdiği değil, yeniden yapılandığı bir zirve olarak tarihe geçti. ABD ittifaktan tamamen çekilmiyor ancak Avrupa’nın savunmada daha fazla sorumluluk üstlenmesini istiyor. Avrupa ise savunma kapasitesini güçlendirse de Amerikan nükleer caydırıcılığı ve ileri teknoloji kabiliyetlerinin yerini kısa vadede doldurabilecek durumda değil.
Türkiye ise bu yeni güvenlik mimarisinde Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya, enerji güvenliği ve savunma sanayisini birbirine bağlayan stratejik bir merkez ülke olarak öne çıkıyor. Bu nedenle zirvenin Türkiye açısından en önemli kazanımı yalnızca F-35 ihtimalinin yeniden gündeme gelmesi değil, Ankara’nın NATO’nun yeni iş bölümünde vazgeçilmez bir aktör olarak konumunu daha da güçlendirmesidir.”
Kaynak:Türkiye Gazetesi