

Hayatın İki Kırmızı Çizgisi: Siyaset ve Din
Bazı insanlar tartışmayı sever. Karşısındakinin fikrini duyunca kanı kaynar, klavyeye sarılır ya da masada sesini yükseltir. Hayatta iki konu vardır ki, benimle kimse o konuda tartışmasın diye içimden kesin bir kural koymuşumdur: siyaset ve din.
Bu iki alan neden bu kadar tehlikeli? Çünkü ikisi de “doğru”nun tek sahibi olduğunu iddia eden, mutlaklık iddiası taşıyan alanlar. Bir insan siyaset konuşurken aslında sadece parti program ya da ekonomi politikası konuşmuyor; konuşurken kendi kimliğini, aidiyetini, korkularını, öfkesini, umutlarını masaya koyuyor. Aynı şey din için de geçerli. İnanç dediğimiz şey, kişinin en derin, en savunmasız, en kişisel katmanı. O katmana dokunulduğunda çoğu insan mantıkla değil, varlık refleksiyle cevap veriyor.
Tartışmanın ilk 5-10 dakikası genellikle “medeni” geçer. Sonra yavaş yavaş ses tonu yükselir, kelimeler sertleşir, “sen nasıl böyle düşünürsün?”, “bu kadar kör müsün?”, “vicdanın yok mu senin?” cümleleri havada uçuşmaya başlar. Bir süre sonra konu artık ne adalet ne hakikat ne de memleketin geleceği olur; tamamen “ben haklıyım, sen haksızsın” savaşına döner. Ve o savaşın kaybedeni olmaz; sadece iki yaralı çıkar.
Yıllar içinde şunu net gördüm: Kimsenin inancını, dünya görüşünü, siyasi duruşunu gerçekten “tartışarak” değiştiremiyorsunuz. En fazla karşınızdakini susturabiliyorsunuz, utandırabiliyorsunuz, sinirlendirebiliyorsunuz ya da kırıyorsunuz. Ama dönüştürmüyorsunuz. İnsanlar fikirlerini ancak kendi içlerinde, kendi zamanlarında, kendi acılarıyla ya da kendi aydınlanma anlarıyla değiştiriyor. Başkasının zorlamasıyla değil.
O yüzden tercihimi yaptım:
Bu iki konuda tartışmıyorum.
Bu iki konuda kimseyi ikna etmeye çalışmıyorum.
Bu iki konuda kimsenin beni ikna etmeye çalışmasına da izin vermiyorum.
“Peki ya biri çok ağır söz söylerse, iftira atarsa, ahlaksızlık yaparsa?” diye soranlar oluyor. Cevabım net: O zaman da tartışmıyorum. Ama susmuyorum da. Gerekirse ilişkiyi mesafeli hale getiriyorum, gerekirse tamamen kesiyorum. Çünkü bazı sınırların korunması, o sınırı aşanla saatlerce bağırış çağırış yapmaktan çok daha kıymetli.
Herkesin bir siyasi görüşü, bir inancı ya da inançsızlığı olabilir. Olsun. Benimkinin doğru olduğunu düşünmem, başkasınınkinin yanlış olduğunu kanıtlamak zorunda olduğum anlamına gelmiyor. Saygı, tam da bu noktada başlıyor: “Senin gerçeğinle benim gerçeğim yan yana durabilir” diyebilmekte.
Hayat zaten yeterince kısa ve kırılgan.
Sevdiklerimizle, komşularımızla, arkadaşlarımızla geçireceğimiz sınırlı zamanda neden birbirimizi yaralayalım ki?
Bırakalım siyaset masalarda, ekranlarda kalsın.
Bırakalım din vicdanlarda, secde yerlerinde kalsın.
Biz insanlar olarak birbirimize daha güvenli, daha hafif, daha insani konular bırakalım:
Bir çay eşliğinde çocukluk anıları,
Bir şarkının nakaratında buluşmak,
Birinin hasta olduğunu duyunca “geçmiş olsun” demek,
Ya da sadece susup aynı manzaraya bakmak…
Bence asıl cesaret, bağırmakta değil, susmayı bilmekte.
Asıl erdem, haklı çıkmakta değil, karşıdakini kırmamakta.
İşte benim kırmızı çizgilerim bunlar.
Siyaset ve din.
Tartışmıyorum.
Çünkü bazı şeyleri korumak, onları tartışmaktan daha önemli.