Yusuf KISA: Sendikalar kim oluyor da hükümete “istifa et, erken seçime git” diye dayatıyor?
KKTC’de son günlerde Meclis önü yine hareketli. Kamuda örgütlü sendikalar, hükümetin hayat pahalılığı ödeneğiyle ilgili düzenlemesine karşı genel greve gitti, eylemlerini Meclis bahçesine kadar taşıdı. Polis barikatları aşıldı, arbedeler yaşandı, fenalaşanlar oldu, gözaltılar gerçekleşti. Muhalefet partisi CTP de ortalığı iyice kızıştırmak için elinden geleni yapıyor; Doğuş Derya’nın kadın polisleri iterek gazetecileri içeriye almaya çalıştığı görüntüler sosyal medyada dönüp duruyor. TDP Genel Başkanı Zeki Çeler ise “hükümet istifa etsin, erken seçim tarihi açıklansın” diye yırtınıyor. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ise devreye girip “ben çözerim” havasında sendika başkanlarıyla görüşüyor.
Peki, sendikalar kim oluyor da hükümete “istifa et, erken seçime git” diye dayatıyor? Sendikaların asli görevi üyelerinin haklarını korumak, çalışma koşullarını iyileştirmek, toplu sözleşme müzakerelerini yürütmektir. Siyaset yapmak, hükümet düşürmek veya seçim tarihi belirlemek onların işi değildir. Bu topraklarda yıllardır aynı senaryo tekrarlanıyor: Ekonomik sıkıntı çıktığında, maaş zammı yetmediğinde veya hayat pahalılığı can yakınca sendikalar sokağa dökülüyor, grev ilan ediyor ve birden “erken seçim” diye nutuk atmaya başlıyor. Oysa sorun sadece bir yasa tasarısından ibaret değil. Sorun, bu ülkenin uzun yıllardır biriktirdiği yapısal yaralar. Herkes aynaya bakmalı. Kamu çalışanlarının maaşları sürekli artırılıyor, 13. maaşlar veriliyor, öğretmenler özel derslerden, doktorlar kliniklerdeki özel tedavilerden ek gelir elde ediyor. Bunlar yetmezmiş gibi, sistemin içinde bir sürü ayrıcalık, kaçak ödemeler, denetimsiz harcamalar yıllardır sürüyor. Şimdi aynı kesimler çıkıp “hükümet suçlu” diye bağırıyor. Hayır, suçlu sadece hükümet değil. Bu ülkeyi bu noktaya hep birlikte getirdiniz: taleplerle, popülist politikalarla, “benim maaşım artsın, gerisi önemli değil” mantığıyla. CTP’nin yaptığı ise klasik muhalefet taktiği. Toplumsal öfkeyi rant haline getirmek, eylemleri kışkırtarak kendi siyasi tabanını konsolide etmek. Doğuş Derya’nın Meclis’teki “show”ları da bundan bağımsız değil; görüntü almak, kahraman ilan edilmek için polislerle karşı karşıya gelmek. TDP’nin Zeki Çeler’i de boş durmuyor; milletvekilliği hayalleriyle “geç kalınmış seçim” diye yırtınıyor. Hepsi aynı: krizden nemalanma peşinde. Cumhurbaşkanı’nın “gelip işi çözecek” havasına girmesi de ayrı bir ironi. Cumhurbaşkanlığı makamı sembolik bir makamdır; icra yetkisi hükümette ve Meclis’tedir. Her krizde cumhurbaşkanının “arabulucu” veya “kurtarıcı” rolüne soyunması, sistemin ne kadar sağlıksız işlediğinin göstergesi. Kimse suçu sadece hükümete atmasın. Evet, UBP-DP-YDP koalisyonu yönetimde ve sorumlulukları büyük. Ama bu krizin temeli çok daha derin. Sürekli maaş artışı talepleri, vergi sistemindeki adaletsizlikler, üretken ekonomiden ziyade rant ekonomisine dayalı yapı, denetimsiz kamu harcamaları… Bunların hepsi yılların birikimi. Herkes önce kendini yargılasın: sendika yöneticileri “üye memnuniyeti” adına gerçekçi olmayan taleplerle mi hareket ediyor, siyasetçiler oy uğruna popülizmi mi körüklüyor, vatandaşlar da “devlet baba her şeyi versin” mantığıyla mı yaşıyor? Erken seçim bir çözüm olabilir mi? Belki. Peki UBP tekrardan birinci parti Çıkmayacağı ne malum ? Gerçek çözüm, aynaya bakmak ve gerçekleri kabul etmek. Sendikalar siyaset yapmasın, işine baksın. Muhalefet kışkırtma yerine yapıcı olsun. Hükümet de sorumlu davranıp kısa vadeli popülizmden vazgeçsin. Bu ülke hepimizin. Suçu başkasına atmak yerine, herkes kendi payına düşeni üstlensin.