Gerçekçi kötümserlik

Kıbrıs müzakerelerinde oluşan olumlu havayı şaşkınlıkla karşıladığını anlatan Dirlik, Kıbrıs’ta çözümü önceki yıllardan daha fazla zorlayacak bir atmosfer göremediğini belirterek bunun sebebini, Türkiye’deki çözümden uzak iklime bağladı.

Dirlik, müzakere başlıkları içindeki en çetrefilli konu olan mülkiyetin bu hale gelmesinin nedeninin Türkiye’nin 40 yıldır Kuzey’de uyguladığı politikalar olduğu değerlendirmesinde bulunarak, ganimetçiliğin kurumsallaştığı, Rumlara ait mülklerin akıbetinin belirsiz olduğu bir ortamda, ciddi miktarda tazminatlar, siyasi ve sosyal bedeller ödemesi gereken Türkiye’nin “bedelsizce” adadan çekilmesi görüşünü fazlası ile romantik bulduğunu ifade etti.

Dirlik’e göre, Kıbrıslı Türkler, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan sistematik imha politikaları karşısında hiçbir politika üretmeyip, yaprak gibi oradan oraya savrulmanı yanı sıra, çözüm sonrasına ilişkin ciddi bir vizyon, ciddi bir hazırlık da yapmayarak kendilerini Türkiye’ye emanet etmiş durumda.

Çözüm sonrasında ekonomik iyileşme sağlanacağı söylemlerini “gerçekçilikten” uzak olarak niteleyen Dirlik, “Yani Kuzey, Güney’e satacak mal ve hizmet üretimine sahip değil. Bunun yerine ancak “emek satabilir”… Kimse kusura bakmasın ama “pis işlerini” Türkiye’den gelen göçmenlere yaptıran, az çalışıp çok kazanmayı ilke edinmiş Kıbrıslı Türklerin arz edebileceği bir “emek” de yok” ifadelerini kullanarak, “sosyalist memurlar” şeklinde nitelendirdiği kesimin de çözümden sonra kazanımdan çok kaybedişe sürükleneceğini savundu.

Maraş’ı “Pandorra’nın kutusu” olarak nitelendiren Dirlik, “O kutunun içinden 1974 ve sonrasında işlenmiş tüm savaş suçları, tüm kötülükler çıkacak. Bu kutuyu açmaya hiçbir Kıbrıslı Türk siyasetçinin gücünün yeteceğine inanmıyorum” diyerek, Türkiye’nin akıl almaz miktardaki tazminatları ve uluslararası mahkemelerde yargılanmayı göze alabilirse Maş’ı açmaya cesaret edebileceğini fakat bunun da mümkün görünmediğini söyledi

Dirlik, Güney’deki milliyetçilik ile Kuzey’deki milliyetçiliğin birbirini desteklediğini, birbirinden beslendiğinin altını çizerek bunun karşısında yapılacak tek şeyin ortak kültürel kodları çalıştırmak olduğunu belirtti: Elit, kültür sanat etkinliklerinden söz etmiyorum. Günlük, pratik, basit ve sıcak işlerden bahsediyorum. Kıbrıslı Türk ve Rum anneler neden birlikte yemek pişirip uzun sofralar kurmazlar mesela? Çok mu “cinsiyetçi” oldu bu? Olsun, ortak hafızada en modern insanın bile burnunu anne kokusu sızlatır. Neden buradan başlanmasın ki?

 

Röportaj: Derya Aydoğan

Y.B: Mustafa Akıncı’nın Kıbrıs Türk toplum liderliğine seçilmesinden sonra, müzakereler Annan Planı Referandumu’ndan beri ilk kez bu kadar olumlu bir havada yürütülüyor. Ancak son iki aydır iki liderin verdiği mesajlar, durağan ve tartışmalı bir döneme girildiğine işaret ediyor. Bu tıkanıklığın mülkiyetle ilişkilendirilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Açıkçası müzakere sürecini dikkatle izliyor ve oluşturulan olumlu havayı biraz da şaşkınlıkla karşılıyorum. Eğer sızdırılan iyimser hava doğruysa bu harika bir şey. Ama bir yandan Kıbrıs’taki ortama, bir yandan Yunanistan’daki havaya, bir yandan Türkiye’ye bakıyorum ve Kıbrıs’ta çözümü önceki yıllardan daha fazla zorlayacak bir atmosfer göremiyorum. Hele ki Ortadoğu kazanı bu denli kaynıyorken? Türkiye, küresel ekonomik krizin sahillerine vurmasını engellemeye çalışıyorken… Çözümün “pahalı” bir maliyeti var. Bu maliyeti şu anda kim nasıl üstlenebilir bilemiyorum. Ben Kıbrıs sorununun çözümü tartışılırken hep öncelikle Türkiye’deki atmosfere bakarım. Türkiye’de bir sorun çözülecekse önce onun zeminini oluşturacak bir iklim yaratılır. Canlı bir tartışma yaşanır. Sn. Akıncı ve Sn. Anastasiades ne kadar sıcak görüşmeler yapıyorlar bilmiyorum ama en azından söyleyebilirim ki, bu sıcak dalgası Türkiye’de hissedilmiyor.

Mülkiyet meselesi… Türkiye ganimet kültürünü kurumsallaştırdı

Mülkiyet meselesi, tıkanıklığın başlıca nedenlerinden biri. Türkiye çözüm sürecinde çok büyük bedelleri gözden çıkarmak zorunda. Sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal bedellerden söz ediyorum. Geride kalan 40 yılda Türkiye, Kuzey Kıbrıs’taki oluşumu yönetenlerle birlikte çok ciddi suçlar işledi. Ganimet kültürünü kurumsallaştırdı. Rumlara ait malların akîbeti belirsiz. Bunlara ödenecek tazminatlar dudak uçuklatacak cinsten. Hadi ödenebildi diyelim, buralara Türkiye’den yerleştirilen binlerce, on binlerce insan var. Bu insanların da geleceği belirsiz. Hadi bunu da çözdü diyelim Türkiye… Resmi rakamlara göre 50.000, gayrı resmi rakamlara göre, aileleriyle birlikte 70.000 civarında asker barındırıyor Türkiye Kıbrıs’ta. Annan Planını referans alırsak, Türkiye bu büyüklükte bir askeri gücü 5 yıl içerisinde Adadan çekmek zorunda. Bütün bunları alt alta koyduğunuzda çok ama çok büyük maliyetlerden, sosyal-siyasal bedellerden söz etmiş oluyoruz. Ortadoğu bunca kaynıyorken, Türkiye ve ABD’nin Kıbrıs’ın Kuzeyini “bedelsiz” olarak AB’nin hükümranlık alanına terk edeceğini düşünmek fazlasıyla romantizm olarak geliyor bana.

Garantörlüğü tartışmaya hazır bir Türkiye yok

Canının derdine düşmüş bir AB’nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye ve ABD’ye karşı çıkar savaşı verebileceğine de ihtimal vermiyorum. Söylediklerim kulağa hiç hoş gelmiyor, farkındayım. Ama galiba biraz gerçekçi konuşmaya başlamanın zamanı geldi. Türkiye’yi sanki oyunun dışında bir unsur gibi görme eğilimini gerçeklikten kopma olarak görüyorum. Garantörlüğü tartışmaya hazır bir Türkiye yok şu anda. Ortadoğu şekillenirken, Kürtlerin uluslaşmayı tamamlayarak artık yeni bir Ortadoğu aktörüne dönüştüğü süreçte, Türkiye’nin Kıbrıs’ta mevzi kaybetmesinin gerekçesini bulamıyorum kendi adıma. Tıkanıklığı bence başka yerlerde aramak gerekiyor. Ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan sistematik imha politikaları karşısında hiçbir politika üretmeyen, yaprak gibi oradan oraya savrulan Kıbrıslı Türkler, olası bir çözümde Kıbrıslı Rumlarla nasıl bir “eşit birliktelik” kurmayı hayal ediyorlar? Bakıyorum, Kıbrıslı Türklerde çözüm sonrasına ilişkin ciddi bir vizyon, ciddi bir hazırlık görmüyorum. Tam tersine, Kıbrıs’ın Kuzeyi her geçen gün daha fazla Türkiye’ye teslim olmuş görünüyor. Akıl almaz bir boş vermişlik, akıl almaz bir umursamazlık var Kuzeyde. Bu koşullarda çözümü ne mümkün ne de sağlıklı görüyorum.

 

Y.B: Mülkiyet sorunu iki halkın da onay vereceği biçimde nasıl çözülebilir? Sizce gösterilmeye çalışıldığı kadar çetrefilli bir konu mu?

Aslında gösterilmeye çalışılandan daha da çetrefil bir konu olduğunu herkes biliyor. Kıbrıs’ta mülkiyet konusu içinden çıkılmaz bir hal almış durumda. Adeta kimin eli kimin cebinde durumu! Herkes ama herkes, Rum’uyla Türk’üyle, Türkiyelisiyle herkes oyunun parçası haline gelmiş. Türkiye işin bu denli karmaşıklaşmasının baş sorumlusu elbette. Rumlardan kalan mallar, sanki hiçbir zaman hesabı verilmek zorunda kalınmayacakmış gibi har vurulup harman savuruldu. O kadar karmaşık ve şaşırtıcı hikâyeler duyuyoruz ki mülkiyet konusunda, bunun içinden çıkılabileceğini aklım kesmiyor açıkçası.

 

Y.B: “Çözümün sağlayacağı ekonomik fırsatlar” iki tarafın da sermaye çevrelerinin dikkatini çekiyor. Sizce iki toplumu ekonomik faydalar üzerinden anlaşmaya ikna etmek mümkün mü? Bu faydalar çalışan kesimler üzerinde gerçekten ne anlam ifade ediyor?

 

İki tarafın sermaye çevreleri derken neyi kastettiğinizi tam olarak anlayamadım. Zira bildiğim kadarıyla Kuzeyde güçlü ve inisiyatif alabilecek bir sermaye birikimi yok. Zaten olabilseydi eğer, sorun 40 yıldır devam edemezdi. Kapitalist ekonomi, tabii ki birleştirilmiş bir pazarı tercih ederdi. Ama mevcut durumda ekonomik güçler arasında iyi kötü pay edilmiş bir Ada var. Kuzeydeki Pazar küçük ve Türkiye bu pazarı tek başına tepe tepe kullanıyor. Türkiye’nin avantajı kuralları çok da takmaması… Eğer kendi içerisinde tutarlı bir mantığın kuralları işliyor olsaydı, Türkiye’nin örneğin PETLAS aracılığıyla Rum Milli Muhafız Ordusu’nun lastik ihtiyacını karşılıyor olmasını açıklayamazdık değil mi? Ticaret sadece Kıbrıslı Türklere yasak. Onun dışında herkes mutlu-mesut biçimde ticaretini yapıyor, kârına kâr katabiliyor zaten. Kıbrıs’ın Kuzeyinde, ne Türkiye ile ne de Güney ile rekabet edebilecek bir üretim yok. Üretim olmadığına göre “iki tarafın sermaye çevrelerinden” ve onların inisiyatif almasından da söz edemeyiz maalesef…

Kuzey ancak emek satabilir

Kuzey’de, Güney için ilginç olabilecek ucuz iş gücü var. Yani Kuzey, Güney’e satacak mal ve hizmet üretimine sahip değil. Bunun yerine ancak “emek satabilir”… Kimse kusura bakmasın ama “pis işlerini” Türkiye’den gelen göçmenlere yaptıran, az çalışıp çok kazanmayı ilke edinmiş Kıbrıslı Türklerin arz edebileceği bir “emek” de yok. Olsaydı zaten kapıların açıldığı son 10 yılda bu olurdu. Olmayan ekonominin kurallarını Türkiye’nin kafasına göre koyduğu bir ortamda Kuzey’in Güney karşısında bırakın rekabeti, var olabilme şansı bile yok. Varlık yokluk savaşı veren son derece cılız Kıbrıslı Türk sermayesinin “iki taraftan biri” olarak varlık göstermesini ve inisiyatif almasını beklemek herhalde hoş bir fanteziden öteye gitmez.  

“Kıbrıs Türk sermayesi çökertildi… Kıbrıslı Türklerin genleriyle oynandı”

1974’ten bu yana Kuzeyi yönetenlerin milliyetçilik adı altında işledikleri en büyük suçtur bu. Kuzeyde sözde bir devlet kurdular ama bu devletin kendi ayakları üzerinde durmasına imkân vermediler. Kıbrıslı Türk girişimcinin kolunu kanadını kırdılar. Türkiye’ye ekonomik, sosyal ve kültürel alanda göbekten bağımlı bir “oluşum” yarattılar. Kıbrıslı Türk toplumunun genleriyle oynadılar. Tarihine bakıldığında kendi yağında kavrulan bir köylü toplumuydu Kıbrıslı Türkler. İyi kötü üretiyordu ve eğer doğal akışına bırakılsaydı, kapitalist evrimleşmeyi de yaşayacaktı. Ama devlet aracılığıyla Türkiye’den geçinmeye mahkum edilen asalak bir toplumsal yapı oluşturuldu. Bu, dünyada eşine az rastlanan bir ihanettir. Çalışan kesim dediğiniz, çok büyük ölçüde kamuda neredeyse çalışmadan kazanmaya alışmış bir kesim.

 “Sosyalist memurlar” ağır bir düş kırıklığına uğrayacaklar

Kapitalizmin doğal kurallarının işlemediği bir yapıda çalışan kesimden söz etmek de başlı başına bir sorun. Kuzey Kıbrıs, “sosyalist memurlar” cenneti. Bir çözüm söz konusu olduğunda bu “sosyalist memurlar” ağır bir düş kırıklığına uğrayacaklar. Çünkü tüm dünyada olan bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalacaklar: çok çalışıp az kazanmak ve artık gerçek anlamda bir emek mücadelesi verme zorunluluğuyla baş başa kalmak… Bütün bunları alt alta koyduğunuzda, Kıbrıs’ta gerçekten kimin çözüm istediğini düşünebiliriz ki?...

Y.B: Bir de “maliyet” tartışmaları var. Uluslararası kuruluşların ilgisi adaya taşınmış durumda. AMB, IMF gibi kuruluşların bu süreçte oynayacağı rol nedir?

Bence hiç! Kıbrıs, uluslar arası sermaye çevrelerinin, finans kuruluşlarının ilgisini çekmeyecek kadar küçük bir pazar. Bu, aynı zamanda Kıbrıs’ın talihsizliği de… Zira herkes biliyor ki, Türkiye ve Rusya başta olmak üzere, bir çok ülkenin “çamaşırhanesi” oldu Kıbrıs. Kara paranın aklanması, paranın “uluslar arası denetimden uzak biçimde” dolaşımı başta olmak üzere bir çok karmaşık konunun odağında yer aldı… Cahilliğime verin ama uluslar arası kuruluşların Kıbrıs’a ilgisi varsa eğer, bundan iyimser bir sonuç çıkartacak bilgiye sahip değilim. Kuzeyde yapılandırılabilecek bir ekonomik altyapı varsa ben bilmiyorum en azından.

Y.B: Mustafa Akıncı’nın “Kapalı Maraş’ın BM gözetiminde açılmasına paralel olarak Mağusa Limanı’nın geliştirilip doğrudan ticarete açılması, Ercan Havaalanı’nda direkt uçuşların yapılması” önerisi şimdilik unutulmuş görünüyor. Neredeyse tüm seçim programını Maraş üzerinden şekillendiren liderin Maraş hakkında suskunluğunu nasıl değerlendirmek gerekir?

Kapalı Maraş’ın Mağusa Limanı karşılığında açılması önerisi yeni ve Sn. Akıncı’nın ürettiği bir formül değil. Sn. Talat zamanında da bu öneri gündemdeydi. Maraş ve Limanlar konusu, siyasetçilerin çok sevdiği bir konu. Ama gerçekçi olalım, Maraş açıldığında açılacak şey sadece Maraş olmayacak. Maraş “Pandorra’nın kutusudur” bence… O kutunun içinden 1974 ve sonrasında işlenmiş tüm savaş suçları, tüm kötülükler çıkacak. Bu kutuyu açmaya hiçbir Kıbrıslı Türk siyasetçinin gücünün yeteceğine inanmıyorum. En azından şimdilik bu böyle… Sn. Akıncı’nın Maraş konusunu iyi niyetle gündeme getirdiğini düşünüyorum. Ama Kıbrıs söz konusu olduğunda iyi niyet yeterli değil artık. Yüzleşme olmadan, bu yüzleşmeye hazır olmadan ve tabii bu yüzleşmenin bedelini ödemeye hazır olmadan Maraş’ın açılabileceğine ihtimal vermiyorum.

Maraş’ı açmaya ancak Türkiye cesaret edebilir

Maraş, iki halka yapılan korkunç kötülüğün, cinayetlerin, soygunun anıtı gibi duruyor orada. Kim bu kutuyu açmaya cesaret edebilir ki? Söyleyeyim: Türkiye! Eğer akıl almaz miktardaki tazminatları ve onun da ötesinde uluslar arası mahkemelerde yargılanmayı göze alabilirse, Türkiye Maraş’ın açılmasına rıza gösterebilir… Bakıyorum, bunu Türkiye’de yapabilecek bir irade var mı? Onu da göremiyorum. Keşke mümkün olsa… Maraş açılabilse. Bunun Kıbrıs’a ekonomik ve sosyal girdisi çok yüksek olurdu. Ama kusura bakmayın, bunun mümkün olabileceğine inanmıyorum.

 

Y.B: Güney’de ELAM’ın Kıbrıslı Türklere saldırısı speküle edilmeye oldukça açık bir konu. İki halkın birbirine düşmanlaştırılmasına neden olan yaklaşımlarla nasıl mücadele edilebilir?

ELAM başta olmak üzere Güney’de özel olarak Kıbrıslı Türklere, genel olarak “Helen olmayanlara” karşı ırkçı- şoven tutumların varlığı sır değil. Kuzey’deki ırkçı- şoven söylemlerin saldırıya dönüşmemesi, burada da benzer bir tutumun olmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye’deki gerici-şoven unsurlarla sıkı bir işbirliği içerisinde olan Kuzey’deki milliyetçilik ile Kilisenin Ortodoks milliyetçiliğiyle beslenen Güney’deki milliyetçilik arasında çok büyük bir fark görmüyorum. Hatta daha da ötesi, Güney’deki milliyetçilik ile Kuzey’deki milliyetçiliğin birbirini desteklediğini, birbirinden beslendiğini söylemek hiç de yanlış olmaz. Her ikisi de karşılıklı güvensizliği, geçmişin kötü anılarını sıcak tutmaya ve gerektiğinde birbirlerine karşı kullanmaya hazır durumda bekliyorlar. 2004 referandumu öncesinde Papadopulos ile Denktaş’ın televizyon konuşmaları gözümün önünden gitmez. İnanılmaz derecede birbirinin kopyası konuşmalardı bunlar. Mücadelenin parametreleri belli aslında: 400 yıl boyunca bir arada yaşayan ki toplum, geride kalan 40 yıl içerisinde birbirinden tamamen koptu. Ortak hafızanın canlandırılması, ortak kültürel kodların yeniden hatırlatılması ve kullanılması, iki toplumlu etkinliklerin sayısının ve çeşitliliğinin artırılması büyük önem taşıyor.

Elit, kültür sanat etkinlikleri değil, günlük, pratik, basit ve sıcak işler…

Kıbrıslı Rum dostum Nikos Moudouros sık sık İstanbul’a gelir ya da ben Kıbrıs’a gittiğimde mutlaka bir araya geliriz. Bu buluşmalarımızda bir Kıbrıslı Rum olarak Nikos ile bir Türkiyeli olarak Sinan’ın bile ne kadar çok ortak kültürel koda sahip olduğunu şaşkınlıkla tespit ediyoruz. Nikos’un annesi ile benim annemi buluşturabilsek, birlikte oturup neredeyse aynı cümlelerle bizi çekiştirebilirler. Birlikte yemek yapabilir, birlikte çok fazla ortak konu bulabilirler. Bir Kıbrıslı Rum ile bir Türkiyeli arasında bu kadar çok ortak kod varsa, Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasındaki ortak kodları tahayyül bile edemiyorum. Bunların titizlikle gün ışığına çıkarılması, günlük yaşamın içerisinde hatırlatılması gerekir. Elit, kültür sanat etkinliklerinden söz etmiyorum. Günlük, pratik, basit ve sıcak işlerden bahsediyorum. Kıbrıslı Türk ve Rum anneler neden birlikte yemek pişirip uzun sofralar kurmazlar mesela? Çok mu “cinsiyetçi” oldu bu? Olsun, ortak hafızada en modern insanın bile burnunu anne kokusu sızlatır. Neden buradan başlanmasın ki?... Daha “modern” öneriler varsa oradan da başlanabilir tabii…

 

Y.B: “Barış” ve “Çözüm” birbirinden ayrılan kavramlar. Siz bu iki kavramın farklılığını nasıl açıklıyorsunuz. Sizce adada gerçekten ihtiyaç duyulan şey barış mı çözüm mü?

Barıştan kastımız çatışmasızlık ise Adada zaten 40 yıldan beri fiili bir çatışmasızlık ve ateşkes devam ediyor. Bu çatışmasızlık ve ateşkesin, kalıcı bir barış antlaşmasıyla sonuca bağlanması tabii ki çok önemli ama gerek Kıbrıslı Türkleri, gerek Kıbrıslı Rumları veya Yunanistan ve Türkiye’yi “zorlayıcı” bir faktör değil bu henüz çatışmasızlığın barış antlaşmasıyla sonuçlandırılmamış olması…  Adada asıl ihtiyaç, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözümdür bence. Çözüme daha çok Kıbrıslı Türklerin ihtiyacı var. Çünkü diğer taraflar “bir biçimde” çatışmasızlık ortamında hayatı sürdürebiliyorlar ve hiç kimse çözümsüzlükten Kıbrıslı Türkler kadar etkilenmiyor.  Kıbrıslı Türklerin bugünden yarına geleceklerini kendi iradeleriyle kurabilmeleri, önlerini görebilmeleri ve dünyayla eşit ve sürdürülebilir bir ilişki kurabilmeleri için kalıcı bir çözümün gerçekleşmesi şart. Kıbrıslı Rumlar sonuç itibarıyla uluslar arası alanda tanınmış bir devlet olmanın avantajlarını kullanıyorlar. Güneyde, Kuzeydeki insanların nasıl yaşadığının, ne tür sorunlarla mücadele ettiğinin çok da önemsendiğini düşünmüyorum. 40 yılda 2-3 kuşak filli bir bölünmüşlük ortamında doğdu ve yetişti. Artık kanıksandı bölünmüşlük. Bu kanıksamada Güney’deki resmi anlayışın da katkısı var. “Ülkenin bir bölümünün işgal altında” olduğunu söylemek ve çözümü “Türkiye’nin işgali sonlandırmasına” indirgemek aslında bir tür yabancılaşmaya yol açıyor Güney’de. İşgal sonlandırılsın tamam… Peki sonrasına dair Güney’de bir reçete var mı? Yok. Kuzey’de de benzer durum var. Birleşik Federal Kıbrıs güzel slogan. Ama bugünden yarına iki tarafta da geleceğe ve ortak yaşama dair güvenilir, elle tutulur bir stratejik yaklaşım yok. Annan Planı dışında yok… E, Annan Planı’nın aceleye getirildiği ve bir çok sıkıntıyı barındırdığını söylüyor bazıları. Doğrudur, ama bakın Annan Planın üzerinden 11 yıl geçti, Planın iyileştirilmesine veya daha iyi bir planın oluşturulmasına dönük ciddi bir adım da atılmadı. Her şey aslında Annan Planı zemininde ilerliyor. O zaman da insan soruyor haliyle, neden Hayır dendi bu plana Rum tarafında? Dolayısıyla Çözümü öncelikli görüyorum ben buradan baktığımda…

 

Y.B: Komşu coğrafyalarda istikrarın her geçen gün kan ve savaşa bıraktığı, terörün Avrupa’ya kadar uzandığı bir ortamda Kıbrıs’ta sağlanacak bir uzlaşının anlamı nedir? Bölgeye bu anlamda bir katkı sağlayacağı yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Irak ve Suriye başta olmak üzere, Ortadoğu’nun derin bir istikrarsızlığa ve çatışma ortamına sürüklendiği bir iklimde “uzlaşmanın”, “barışa dönük en küçük bir adımın” bile önemi büyük kuşkusuz. Fakat Kıbrıs’ı bölgedeki diğer krizlerden ayıran önemli bir unsur var: 40 yıllık çatışmasızlık ortamı. Bölgede alevlenen krizlerin yanında 40 yıldır kalıcı ve sürdürülebilir bir barışa evrilmese de, Kıbrıs’taki ateşkes ve çatışmasızlık dünya açısından büyük bir sıkıntıya yol açmıyor. Aslında Kıbrıs sorununun 40 yıl boyunca çözülememesinin önemli nedenlerinden biri de, çatışmasızlığın sağlanmış olması ve “bir biçimde” daha büyük krizlere neden olmaması. Kıbrıs’ta kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm bölge açısından tabii ki olumlu olur fakat Ortadoğu’nun bitmek bilmeyen çatışma atmosferinde iyimserliğe yol açacak belirleyici bir faktör olacağını düşünmüyorum.

 

Benzer Videolar