Cenevre çökecek!
Eniz ORAKCIOĞLU
AB Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Ali Erel, Cenevre zirvesinin Türk tarafının garanti anlaşması ısrarı nedeniyle çökeceğini iddia etti.
Erel, “Türk tarafının garanti anlaşmasından vazgeçmesi şu an itibarıyla mümkün görünmüyor. Bu ısrarın sürmesi halinde büyük ihtimalle yarınki uluslararası konferans da toplanmayacak” dedi.
AB Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Ali Erel, Yeni Bakış’a Cenevre zirvesini değerlendirdi. Erel, Cenevre görüşmelerinin başarılı olması için Türk tarafının garanti anlaşmasından vazgeçmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Fakat bu şu anda mümkünmüş gibi görünmüyor. Garanti anlaşmasının devamında ısrar edilmesi halinde 12 Ocak’ta büyük ihtimalle uluslararası konferansta toplanmayacak diye düşünmekteyim. Diğer bir sorun ise uluslararası konferansla toplumlararası görüşmeleri Türk politikasının bir türlü bilerek karıştırıyor olmasıdır. İkisinin formatı birbirinden farklıdır. Toplumlararası görüşmeler BM iyi niyet misyonu çerçevesinde iki toplum arasında toplumsal bazda eşitlik ilkesine dayanarak devam eder, ancak uluslararası toplantı uluslararası anlaşmalarla ve bu anlaşmaların BM’ye tescil edilmesiyle ilgilidir. Yani Kıbrıs’la ilgili bütün anlaşmalar Birleşmiş Milletlere kaydettirilmiştir. Bu anlaşmaların altındaki imzacılar var. Uluslararası hukuk tüm imzacıların orda olmadığı ortamlarda bu anlaşmalarla ilgili müzakere edilmesini mümkün kılmaz. Dolayısıyla uluslararası toplantı diye ısrar eden Türk tarafı şu anda bir sıkıntı içindedir” dedi.
“Türkiye toprak ve mülkiyeti kendi görüşmek istiyor”
Türkiye’nin toprak ve mülkiyet konularını bizzat yürütmek istediğinin de altını çizen Erel sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye mülkiyet ve toprak konularını kendi görüşmek istemektedir ve bu konuda ısrarcıdır. Tabi ki Anastasiades bunun Kıbrıslıların sorunu olduğunu, güvenlik ve garantiler dışındaki başlıkların Türkiye ile Yunanistan arasında görüşülmemesi gerektiğini öne sürmektedir. Ama Mülkiyet ve Toprak açıklanmamış tazminatları da içerir, tazminatlar kimin tarafından, ne miktarda, ne zaman ödenecektir. Bu nedenle Dünya Bankası ve İMF ordadır. Tazminat konusunun formasyonu bellidir. Türkiye bunu kabul etmiş Kıbrıs’ta da bir komisyon kurmuş, müracaat kabul etmiş, tazminat da ödemiştir. Türkiye’nin Sayın Akıncı’ya getirdiği bir şart vardır o da tazminatların tümünden beni sorumlu tutmayacak, masaya da bu çerçevede oturacaksındır. Dolayısıyla orada da bir sıkıntı oluşmaktadır. Eğer tazminatlar ödenecekse Dünya Bankasını ve İMF’nin Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu miktarda kredi açması gerekir. Bu noktada da konudan etkilenecek olan Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar tazminatlarını kimden ne zaman alacaklarını bilmeleri gerekecektir. Yarın görüşülecek olan mülkiyet ve toprak konusu da sıkıntılıdır. Dolayısıyla sıkıntılarla dol bir süreç söz konusu” dedi.
“Garanti anlaşması Türkiye’nin güvenliği için olduğu söyleniyor”
Türkiye’nin garantiler bağlamında Kıbrıs’tan vazgeçmek istemediğine dikkat çeken Erel, “Orada yapılan ve Akıncı’nın da ortak olduğu en büyük hata garantilerle güvenliğin bir birine karıştırılmasıdır. Hâlbuki toplumların güvenliği garanti anlaşmasında yazılı değildir. Garanti anlaşmasının içeriği Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasal yapısı, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile ilgilidir. Garanti anlaşması ve garantörler bu konularda başarılı olamamıştır. Dolayısıyla toplumların garanti güvenliği tamamen ayrılmalıydı, ama Türk politikası burada güvenlik ve garantiler diyerek ısrarcı oldu. Yanlış bir propagandayla Kıbrıslı Türklere garanti anlaşmasının kendilerinin güvenliği ile ilgili olduğu söylendi. Türkiye’de şu sıralar farklı sesler de çıkmaya başladı ve garanti anlaşmasının Türkiye’nin güvenliği ile ilgili olduğu ifade edilmeye başlandı. Bu da uluslararası konferansta kabul edilebilecek bir şey değildir. Türkiye’nin güvenliği için sınır ötesi ordu bulundurması yöntemi Irak’ta ve Suriye’de çalışmadı, sınır ötesi asker bulundurma mevcut Birleşmiş Milletler düzenine de aykırıdır. Zaten birçok kararda da Türkiye’nin burada asker bulundurmasının BM düzenine aykırı olduğu söylenmiştir” diye konuştu.
“Zaten KKTC’nin ilhak edilmiştir”
Son günlerde tartışılan KKTC’nin Türkiye’ye İlhakı ve Cumhurbaşkanı Akıncı’nın “Ne yama, ne ilhak” sözlerini de yorumlayan Erel, sözlerini şöyle sürdürdü; “Son 40-50 yıldır devam eden duruma baktığımızda zaten KKTC’nin ilhak edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. İlhak şu anda sadece derinleştirilmektedir. Yeni bir adım atılması gerekmemektedir. Şu anda Kıbrıs’ta bir ateşkes var burada sınırlardan sorumlu Türk Ordusudur, polis Türk ordusuna bağlıdır, Türk Lirası kullanılmaktadır, Merkez Bankası Başkanı Türkiye’ye bağlıdır. Dolayısıyla Uluslararası hukukun 2017’de bir ülkenin başka bir ülkenin topraklarını ilhak ettiğini resmi olarak açıklaması kabul görmez ve ciddi baskılara maruz kalır. Bu olayın benzeri Irak sınırında 1995’de Demirel’in sınırımız yanlıştır, güneye indirilmelidir dediğinde yaşanmıştı ve dünya başına yıkılmıştır. Bu düzende bir ülkenin başka bir ülke toprağında hak iddia etmesi fiilen durum öyle olmasına rağmen, alenen ilhaktan bahsetmesi mümkün değildir. Türkiye’nin bunu söylemesi politikası açısından sıkıntı yaratır, ama bizim açımızdan değişiklik yok, çünkü zaten şu anda sınırları, ekonomisi, suyu, Merkez Bankasıyla, milli savunma teşkilatıyla Türkiye’ye bağlıyız.”
“Çözüm Euro’ya geçmektir”
Dövizin son günlerde TL karşısında ki önlenemez yükselişiyle ilgili de değerlendirmelerde bulunan Ali Erel, TL’den kaynaklanan krizin ilk olmadığını belirtti. Erel sözlerini şöyle sürdürdü; “Kıbrıslı Türkler çok uzun süre stabil para birimi diye Türk Lirasından kaçmaya çalışmıştır ve bu yaşanan ilk kriz değil, daha önce 10’larca kriz yaşanmıştır. Bundan daha da kötülerini de yaşamıştık. Mesela 2001 yılında bir gecede yüzde yüz artışı gördük. Dolayısıyla bugün yaşanan yüzde 10- 15 civarındaki artışlar Kıbrıslı Türklerin kanıksadığı ve uyum sağlayacağı artışlardır. Ama bunun çözümünün de palyatif değil doğrudan Euro’ya geçmekle olacağını bilmektedirler. Maalesef ki siyasi irade ilhakın gerektirdiği para biriminin de kullanılmasıdır, bundan dolayı da siyasi durum ekonomiye bakmadan Türk Lirasını Kuzeye empoze etmektedir. Türkiye’de Türk Lirası kullanılmakta ama Türkiye Merkez bankası para basıp enflasyon yaratabilmektedir. Dolayısıyla daha istikrarlı bir para birimine geçme talebi artık bizlerden gelmelidir. Bu yıllarca söylendi ama maalesef muhalefetteyken stabil para birimine geçilmesi gerektiğini söyleyen partiler iktidara geldiklerinde bu mümkün değil diye kesip atmışlardır.”
“Suçlu, karşı koymayan toplumdur”
Erel, sözlerine şu şekilde son verdi; “Şimdiki yükselişte halk yine alışacak, maaşları ve gelirleri dövizin yükselişi kadar artış almaycak ve olan özel sektör çalışanlarına olacak. Bu kesim bunun yükünü taşımak zorunda kalacaktır. Hükümet zaten devalüasyonun karşısında kamu çalışanına yüzde 10 artış yapmaya hazırlanmaktadır ki büyük ihtimalle Ocak ayı maaşlarına bu artışta yansıyacaktır. Ama bunu özel sektörün ve ekonominin çekmesi mümkün olmayacaktır. Büyük ihtimalle asgari ücrette biraz yükselecektir ama burada emek pazarı doğru çalışmamaktadır. Şu anda arz çok fazladır ve arz talep bir türlü dengelenememektedir. Bu doğrultuda da özel sektörde maaşlar yükselmiyor. Bu noktada da sıkıntı budur ve bu sıkıntının bedelini hep beraber ödeyeceğiz. Devlet’in yapacağı maaş artışından sonra devletin vereceği açıkları da yine vatandaş vergilerden ödeyecektir. Petrole, doğal gaza elektriğe zaten artış yapıldı, dolayısıyla bu artışlar vatandaşın cebinden yansıyacaktır. Bazı ekonomistler bu tip devalüasyonlara hırsızlık olarak, vatandaşın cebinden bir miktar parayı çalma olarak bakmaktadır. Suç tabi ki ortadadır ama buna karşı koymayan Kıbrıs Türk toplumu da suçludur. Yenilmişliği kabul etmiş toplum, enflasyonu da kabul eder, ilhakı da, çözümsüzlüğü de kabul eder, garanti anlaşmasını kendi güvenliği olarak da kabul eder. Demokratik zincir çalışmıyor, oy verenler verdikleri oyun hesabını seçtiklerine sormuyor.”